Sayfa 33 -
$ DOLAR → Alış: 32,86 / Satış: 32,99
€ EURO → Alış: 35,72 / Satış: 35,86

Ahmed Arif

Baha Akıner’in yeni yazısı…

Baha Akıner
Baha Akıner
  • 02.06.2021

Gün, Ahmed ARİF dostlar…

Ömrünü hasretinden prangaları eskittiği; zalım Leyla’sına yazdığı mektuplara ve saygı duyduğu şiirlerine adayan, yoklukların şairi ve gazeteci Ahmed ARİF…

Kendi ağzıyla hasretinden prangalar eskitmiş dedik ya; her şey, yan yana dizilmiş bu 3 sözcüğün içindeydi sanki… Yandıkları, sevdikleri, vazgeçtikleri… Her kültüre bulanmış, ülkesini, memleketini, sevgiyi savunan şiirlerin şairi Ahmed ARİF…

23 Nisan 1927’de, Diyarbakır’ın Hançepek semtinde bulunan Yağcı Sokak 7 no.lu evde dünyaya geldiğinde, ailesi ona “Ahmet Hamdi Önal” adını verdi. Annesi Kürt, babası ise Kerkük kökenliydi…

Annesi Sare, Ahmed henüz bebekken hayata veda etti. Ahmed, sekiz kardeşin en küçüğüydü. Bundan sonra hayatı, babasının yeni eşiyle devam edecekti. Babası memurdu ve bu sebepten Diyarbakır’dan sonraki yaşayacağı yer Siverek olmuştu. Bundan sonra da bu taşınmalar devam ediiip gitti…

23 Nisan derler doğumuna ama Usta’nın kendi ağzından dinleyelim:

“Anlatılanlara göre,
1927 Nisan ayının 21. gününde doğmuşum,
Diyarbakır’da Yağcı sokak 7 nolu evde…
Yani, yazlık ve kışlık odalarıyla,
Geniş avlusuyla,
Bahçesiyle dönemin tipik Diyarbakır evlerinden birinde…
İlkokulu Diyarbakır Siverek İlkokulu’nda okudum…
Ortaokulu da Urfa’da…
Liseyi ise yatılı olarak Afyon Lisesi’nde…
Bütün okul hayatımda tanıdığım en yetenekli,
En yiğit,
En mert,
En bilgili adamlar o lisedeydi, işte o yıllar…
Yıl 1943 olmalı…
Taş çatlasa 16–17 yaşındayım…
Durmadan şiir yazıyorum…
Bir dergi,
Seçme Şiirler Demeti adıyla kuşe kâğıda basılıyor…
Bir sayfanın sol başında Neyzen TEVFİK,
Sağ başında Ahmed ARİF.
Ben Neyzen TEVFİK’in torunu yaşındayım tabii o zaman,
Hatta daha da küçük…
Bir de 10 lira geliyor bana dergiden, telif hakkı…
Düşünün babam bana ayda 5 lira gönderebiliyor.
O yüzden 10 lira büyük paraydı o zaman için…”

Çocukluğu boyunca farklı yerlerde yaşayan Ahmed, Arapça, Kürtçe ve Zazaca dillerini çok iyi konuşuyordu. Hatta o kadar iyiydi ki, ilginç bir iddiada ismi geçecekti. Ahmed ARİF bu anısını şöyle aktarır:

“Çok iyi hatırlıyorum… Biz oyun oynuyoruz, üç tane adam bahse girmişler. Üç adam ama biri Arap, biri Kürt, biri de Zaza…
Biri diyor ki beni göstererek: “Bu çocuk, Arap…”
Öteki diyor ki: “Yok yahu, bu çocuk Kürt…”
Üçüncüsü “Bu; ne Arap, ne de Kürt…
Bu çocuk Zaza” diyor.
Biz oynuyoruz, onlar konuşmalarımızı dinliyorlar herhalde…
Aralarında anlaşamayınca bir esnafa soruyorlar:
“Bu çocuk nedir?” diye…
Beş lirasına bahse girmişler…
O zaman büyük para tabii…

Esnaf “Üçünüz de yanıldınız” diyor.
“Bu çocuk Türk!…”

Küçük Ahmed; henüz anlamını bildiğinden habersiz, belki de en çok hissederek, adaletin peşindeydi hep. Haksızlığa tahammül edemeyen, büyümüş de küçülmüş bir çocuktu o. Özellikle sevdikleri söz konusu olduğunda bu yanı şiddetleniyordu. Bu durumun en ilgi çekici yanı ise, o hep sevgi doluydu. Ne kadar sevgi doluysa, o kadar kavgacı bir yönü de vardı. Ama arkadaşları için, okulu için, mahallesi için ederdi kavgasını; tabiatı böyleydi…

Büyüdüğü coğrafya, onun sadece kişiliğinin değil, yeteneklerini de şekillendiriyordu. Henüz küçük bir çocukken at binmeye başlamıştı. Oldukça iyi becerdiği bu eylemde ustalaşacaktı da. Bu konuda kesin bir tavrı da oluşacaktı ve yıllar sonra, “Çünkü ben, şahlanmayan ata binmezdim. Kısrak ise, şahlanmaz” diyecekti…

Okul çağı geldiğinde ailecek Siverek’teydiler ve Ahmed, okuma yazmayı ilkokuldan önce çevresinden öğrenmişti. Ardından ilkokul kolay geçti. Ortaokulu Urfa’da, liseyi ise yatılı olarak Afyon’da okudu. Ancak lise mezuniyeti Diyarbakır Lisesi’nden oldu. Şiir yazmaya da işte bu sıralarda başladı…

Lise sıraları, şiir sanatını en yoğunluklu icra ettiği zamanlar oldu. İlk şiiri, 1940’ta, “Seçme Şiirler Demeti Dergisi”nde yayımlandı. Ahmed, askerliğini İstanbul Riva’da yaptı. Ardından üniversite için Ankara’ya gitti. Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi Felsefe Bölümü’ne kaydolmuştu. Bu sırada, 1951 ve 1952’de iki kez TCK 141 nolu maddeye muhalefetten tutuklandı ve bu sebeple de yükseköğrenimini tamamlayamadı…

1940-1955 yılları arasında başka başka dergilerde şiirlerini yayımladı. 1956’dan sonra Medeniyet, Öncü ve en son da Halkçı gazetelerinde düzeltmen olarak görev aldı. Bu şiirlerde kendine has hayal gücü göze çarpıyor ve lirizm ile Türk Edebiyatı’nda özel bir yer edinmek için ilk adımlarını atıyordu. Bir gün Türkçeyi en iyi kullanan şairler arasında anılacaktı adı…

Şiirlerinde her zaman ezilenden yanaydı ve insanlığı, kardeşliği vurguluyordu. Çeşitli gazetelerde çalışan Ahmed ARİF’in, şiirlerinin toplandığı ilk ve tek kitap, “Hasretinden Prangalar Eskittim”, 1968’de yayımlandı ve korsanları hariç, 23 baskı yaptı. Ve 20 binden fazla sattı. Tek kitabıydı; ama 20 yılın birikimiydi. Sonraki baskılarda eklenecek şiirleri de düşünürsek, 50 yıla çıkacaktı bu birikim…

Ahmed ARİF, kitabını “Hasretinden Prangalar Eskittim” adıyla yayımlamıştı. Aslında bu isme gelene kadar başka isimler de düşünmüştü.  İlk olarak “Dört Yanım Puşt Zulası” olmasına karar vermişti. Ancak kardeşi ona engel oldu…

“Kitabına böyle bir ad koymaya hakkın yok, seni 15 yaşındaki çocuklar, kızlar taparcasına seviyorlar. Sen bununla ola ki burjuvazinin tuzaklarını söylüyorsun. Ama şu da var, o çocuklara saygı duymalısın. Hatta bu adı bir şiirine bile verme, mısra olarak kalsın” diyordu…

Kardeşine hak vermişti, daha sonra “Hasretinden Prangalar Çürüttüm”de karar kılmıştı ki, “çürütmek” kelimesinin kulak tırmaladığını fark etti. “Eskitmek” sözcüğü daha iyi duracaktı…

“Günde dört paket Bafra içiyorum” diye açıklardı Ahmed ARİF günde dört paket sigara içtiğini. Oysa içerken dahi sigaranın kokusuna tahammülü yoktu. Kendisi bu kadar çok içse de, sigara içilen ortamlardan mümkün olduğunca uzak dururdu. İlerleyen yaşlarda da sigarayı tamamen bırakacaktı. Sigaraya ilginç bir şekilde şiire bağlı olduğu gibi bağlıydı aslında. Sigara uzun vadede verdiği zararla nihayetinde onu öldürmeye yeminliydi…

Bir gün, yazdığı şiirle de ölümün eşiğinden dönecekti.

1943’te, Van’da yaşanan, 32 kişinin ölümü ve 1 kişinin yaralanması ile sonuçlanan Muğlalı Katliamı sonrasında, Ahmed ARİF, bir şiir yazdı. Ona “Otuz Üç Kurşun” adını vermişti. Bir gece geldiler, aldılar onu bu şiirden sebep ve sabaha kadar dövdüler. “Oku!” dediler; okumamıştı. Dövdükten sonra bıraktılar. Sabah çöpçüler bulacaktı onu. O zamana kadar da sokak köpekleri koklamak için burnunun dibine kadar gelmiş, “Ya beni öldü sanıp yerlerse” diye ödünü koparmıştı…

Bütün bir ömrünü kavgası ve Leyla’sı için harcadı. Diyarbakır’a sürgüne gitmeden önce, Ankara’da bir dost toplantısında tanıdı Leyla ERBİL’i…

Sene 1954…
27 yaşında, genç, delikanlı Ahmed ARİF…
Sırılsıklam âşık oldu… 60’ın üzerinde mektup yazdı Leyla’sına…
“Leyla, zalım Leyla” diye başladı hep mektuplarına…
Kör kütük âşık Ahmed ARİF…
Aşkına karşılık bulmak için yazdı, hep…

Leyla ERBİL ise dostluk sınırını çizdi ve bu sınırı gün geçtikçe derinleştirdi…
Ahmed ARİF, bir mektubunda:
“İlk sen mağlup ettin beni…
Sen ister dostum ol, ister sevgilim. Yeter ki hayatımda ol.
Sen bana geldikçe sana ihtiyacım olacak.
Senden başka hiç bir isteğim yok…” der…

“Ay Karanlık” şiirini de, Leyla ERBİL’e yazmıştır ARİF…

“Maviye;
Maviye çalar gözlerin,
Yangın mavisine,
Rüzgârda asi,
Körsem,
Senden gayrısına yoksam,
Bozuksam,
Can benim,
Düş benim,
Ellere nesi?
Hadi gel,
Ay karanlık…
İtten aç,
Yılandan çıplak,
Vurgun ve bela;
Gelip durmuşsam kapına,
Var mı ki doymazlığım?
İlle de ille;
Sevmelerim,
Sevmelerim gibisi?
Oturmuş yazıcılar,
Fermanım yazar.
N’olur gel,
Ay karanlık…
Dört yanım puşt zulası,
Dost yüzlü,
Dost gülücüklü
Cıgaramdan yanar.
Alnım öperler,
Suskun, hayın, çıyansı.
Dört yanım puşt zulası,
Dönerim dönerim çıkmaz.
En leylim gecede ölesim tutmuş,
Etme gel,
Ay karanlık…”

“Terk etmedi sevdan beni.
Aç kaldım, susuz kaldım.
Hayın, karanlıktı gece.
Can garip, can suskun.
Can, paramparça…

Ve ellerim kelepçede.
Tütünsüz, uykusuz kaldım.
Terk etmedi sevdan beni…”

Büyük aşktı Ahmed ARİF’inki. Onu öyle seviyordu ki, “Sen ister dostum ol, ister sevgilim, yeter ki hayatımda ol” diyordu. Yıllar sonra bu aşk, “Leylim Leylim” kitabında anlatılacaktı.“Ahmed gibi sevmek” diye bir deyim bile oluşabilirdi bu aşktan…

Leyla ERBİL’e mektuplar yazıyordu Ahmed ARİF ve her mektubun sonunda “Senin” diyordu.  ARİF’e göre, Leyla’ya doymak korkunç bir ahmaklık olurdu. Sonsuz aşkı, şairliği ile perçinleniyordu. Binlerce yıldır aradığı, hasretini çektiğiydi…

“Gün yirmi dört saat seni düşünmek. Ne yüce, ne sonsuz bir duygu bu, bilir misin ki?” dediği Leyla’sı, gün geldi evlendi. 13 Nisan 1955’te, evliliği üzerine bir mektup daha yazdı:

“Evleneceksin demek? Herhal çocuğu sevdin! İnşallah mesut olursun canım. Ama müstakbel kocan bana yazdığına kızmayacak cinstendir inşallah. Yoksa seni kaybetmek, sesini duymamaktansa gebereyim daha iyi olur’’.

Ne olursa olsun yazmaya devam etti Ahmed ARİF. Böyle rahatlayabiliyordu sadece. “İki milyar beş yüz milyon âdem evladının seni tanımalarını, öğrenmelerini istiyorum, anlıyor musun?” diyordu…

Sonra istediği oldu; kağıda döktüğü sevgisi, çığlıkları, belki de plânladığı gibi, biz yeryüzündeki adem evlatları tarafından öğrenildi…

Ahmed ARİF,  1967 yılında Aynur Hanım’la evlendi. Bu evlilikten, 1972’de, oğulları Filinta dünyaya geldi. Filinta isminin anlamı büyüktü hayatında. Oğlu hayatında sadece ismiyle yer etmemişti. O, hayatındaki her şeyin karşılığıydı. Kendi deyimiyle yaşamındaki en büyük sevinci baba olduğu gün yaşamıştı. Öyle ki, tam 2 yıl oğlunun nüfus kâğıdını cebinde, kalbinin üzerinde taşıdı. Sanki içi bolca para dolu bir cüzdan taşır gibiydi. Oğlu vardı artık; oğlu dünyanın en güzel güverciniydi, en güçlü silahı… Ahmed ARİF birçok şaire hayrandı. Faruk Nafiz, Nâzım Hikmet, Orhan Veli, Cemal SÜREYA ve daha nicesi…

Ancak özellikle Cemal SÜREYA ve Nâzım Hikmet onun için bambaşkaydı…

“Ben işte o yıllarda bu tarz şiirler yazdım.
Biraz Nâzım Hikmet,
Biraz Ahmet Hamdi TANPINAR,
Biraz Ahmet Muhip,
Biraz Cahit KÜLEBİ,
Biraz Behçet NECATİGİL;
Bunlarla beslene beslene,
Bunları sindire sindire,
Hep böyle yalpalaya yalpalaya…”

“Cahit KÜLEBİ’nin,
“Pembe Mantolu Kıza” şiirini okurken sarhoş olurdum.
Kendimden geçerdim…”

“Bir Nâzım sarhoşuyum.
Ezbere canımı verebilirim…”

Cemal SÜREYA’ya: “Ama sen ki benim yarı parçamsın.
Suyun ötesindeki parçamsın!…”

“Ben şiirleri çok bekletirim…
Mesela şimdi yirmi yıldır hiç dokunmadığım şiir var.
Öyle kalsın, damıtılsın…
Bir yere takılmışımdır…
Oraya layık, oraya yakışan bir bölüm oluncaya kadar beklesin.
Çünkü başı sonu iyi, arada bir yer sıradan, esnaf işi olmasın…
Ben, buna çok saygı duyarım…”

“Maviye,
Maviye çalar gözlerin…”
“Bu iki mısra var ya, belki bir on yıl değil, daha fazla, çok daha fazla bekledi…”

Akşamları Orhan Veli ile fayton gezilerine çıkar, Orhan ağabeyine kendi şiirlerinden okurdu… Şiirlerini okuduğu bir diğer kişi de, hemşehrisi Cahit Sıtkı TARANCI idi…

“Orhan Veli de benim şiirimi bilirdi. Büyük hayranlıkla, büyük saygıyla karşılardı.
Cahit Sıtkı da öyle…
Hüngür hüngür ağlardı…
Kaç kere okutmuştur bana “Otuz üç Kurşun”u, “Karanfil Sokağı”nı…
Her seferinde Cahit ağabey ağlardı…”

 “Ben büyük değilim…
Halkımın sıradan ve gariban bir ozanıyım…
Bazı adamlar,
“Son elli yılın en iyi kitabını ben yazdım.” diyorlar.
O, kendi iddiası muhteremin…
Nâzım Hikmet’in memleketinde böyle laflar edilir mi?”

Rüyâlarında bile şiir yazıyordu Ahmed ARİF. Şiir, Ahmed ARİF’in hayatında yemek, içmek gibi bir eylemdi. Öyle ki, yazmasa yaşayamaz, bu duygudan uzak kalamazdı. Kendini en verimli hissettiği zaman geceydi. Geceleri şiir yazmayı alışkanlık haline getirmişti artık…

Geceyi de aşıp onu rüyasında yakalayan ilham perileri vardı. Çoğu zaman uykusundan uyanır, rüyasında içine düşen mısraları kâğıda dökerdi. Daha çocukluğunda yakalamıştı onu bu rüyalar. O zamandan beridir ki, Ahmed, rüyasında şiir okur, mısralar söylerdi…

Ahmed ARİF; özellikle lise sıralarında, gençlik döneminde çok fazla şiir yazmıştı. Ancak hepsi elinden uçup gitmişti. Defterler dolusuydu halbuki. Gecede en az 8-10 sayfa yazıyordu. “Her biri bir kızda kaldı” diye açıklıyordu bu dönemi. “Birçoğu da poliste… Geri alamadım, vermiyorlar…”

Ahmed ARİF; en güzel yıllarını, kendisine hep çeyrek ekmek verilen parmaklıklar ardında geçirmişti. Polishane, kodes, dam gibi sözcüklerden hiç hoşlanmıyordu. Mahpusluk için en güzel ismin “Makamı Yusuf” olduğunu düşünüyordu. Yusuf Peygamber gibi şerefli bir dava için hapiste kaldığını bildiğinden, bu tabir kesinlikle çok uygundu…

O’nun şiirleri; hayatı, aşkı, sevgiliyi kapsıyordu. Hem  o zamanlar şiirin yeri, insanların gözünde bir başkaydı. Öyle ki, insanlar kendini bir şiirle ifade etmek dururken başka bir şeye yeltenmezdi. Ahmed ARİF şiirleri de oldukça ilgi görüyordu. Hatta bir öğretmen, nikâhında şeker dağıtmak yerine 500 adet Ahmed ARİF şiir kitabı almış ve dağıtmıştı. Ahmed ARİF bunu öğrendiğinde utançla karışık bir mahcubiyet yaşadı. Ancak, artık tanınan bir şairdi. Dergiler de böyle satılıyordu. Örneğin, normalde 500 adet satan Soyut Dergisi, Ahmed ARİF’in şiirlerini yayımladığı dönemde 3 bin adet satmıştı…

Elbette Ahmed ARİF de şairden önce bir insandı ve sevdiği, sevmediği şeyler vardı… Meselâ sevdiği kitaplarda başı Andre Malraux’tan İnsanlığın Hali çekiyordu. İnanıyordu ki; bu kitap, kendisini çocukluktan, cahillikten kurtarmıştı. Dünyanın kaç bucak olduğunu öyle bir öğretmişti ki, onun hayatı tanıma rehberi işte bu kitaptı. Bundan başka, Tolstoy, Dostoyevski ve Emile Zola’yı da okumalara doyamıyordu. Sonra Beethoven’den Dokuzuncu Senfoni ve Schubert’ten Dünyayı Dolaşan Şarkı’yı dinlemeye bayılıyordu. Klasik müziğin yanında bir de halk müziğine ilgi duyuyordu. Hemşerisi Şark Bülbülü olarak tanınan Celal GÜZELSES ve bir de Ruhi SU’ya hayrandı…

“Bizim çocuklar, Filinta’nın yaşındakiler rock müzikle, heavy metal dedikleri bir müzikle uğraşıyorlar. Onlarda da bazı güzellikler sezmiyor değilim” de diyordu bir yandan. Sadece şiir yazmakta iyi değildi elbette. Yemek yapmayı da seviyordu. En iyi yaptığı ve en sevdiği yemek, mercimek çorbasıydı. Bir şölene dönüştürmek istiyorsa; kendi elleriyle çiğköfte yapar, dostlarıyla paylaşırdı. Ayrıca ekmeği ve sütü de özellikle kendisi alırdı…

Ahmed ARİF, emekli olduktan sonra Ankara’da bulunan mütevâzi evine çekildi. Her zaman gösterişten ve gürültüden uzak durmuştu. Bu durumu “Çünkü ben doğuluyum” diye açıklıyordu. Aşiret töreleriyle yetişmiş bir çocuktu o. 1983’te anacığı Arife’yi kaybetti. Okutulmamıştı; onun gözünde şirin bir kadındı. Ancak anacığı, oğlunu Ankara’ya gitmiş ve komünist olmuş diye tanımlıyordu. Artık evinde yalnız yaşıyordu. Bundan tam 40 yıl önce, 2 Haziran 1991’de kalp krizi geçirdi. Kalbi yalnızlığa mı dayanamamıştı, yoksa çok mu yorgundu…

“Ben buralarda,
Bu hastanelerde,
Bu topraklarda değil;
Yine oralarda;
Dicle kıyısında bir çadırda ölmek isterim…
O kadar güzel ağıt yakar ki o kadınlar…
Hiçbir müzik o kadar dokunaklı olamaz…”

Ülkesine, memleketine, sevgiliye, zalım Leyla’sına yazdığı onca mektupla, onca şiirle, bir Ahmed ARİF geçti bu dünyadan…

İyi ki…

Aziz hatırasına ve muhteşem üretimlerine saygıyla…

YAZARIN SON YAZILARI
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

YORUM YAZ